YILMAZ ÖZDİL ‘DEN ALDIĞIMIZ İZİNLE KANDIRALI

Kandıralı
29 Aralık 2020Yazarlar
İncecik iplikle bileğime bağlanmış kırmızı balonu, sanki dünya avucumdan kayıp gidiyormuş gibi elimden kaçırdığım, kısa pantolonlu yıllarımdı…
İzmir Fuarı’nın püfür püfür imbat esen yaz gecelerinde Cem Karaca’nın lacivert gökyüzüne işçisin sen işçi kal diye haykırdığı, Barış Manço’nun lambaya püfff dediği, Devekuşu Kabare’nin gülmekten kırıp geçirdiği, muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı, çamaşır makinelerinin merdaneli olduğu yıllardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla, annem ve bütün komşu teyzelerle beraber kadınlar matinesine gitmiştik iyi mi…
7-8 yaşlarındaydım, annem beni evde tek başıma bırakmak istemiyordu, en son bıraktığında sokağa çıkmış ve kibritle oynarken depo olarak kullanılan bir barakada yangın çıkarmıştım, itfaiye yetişmeseydi mahalle komple gidiyordu, rahmetli babam bir hafta kadar dinlene dinlene dövmüş, gene de öfkesini yatıştıramamıştı.
İşte bu yüzden mecburen kadınlar matinesindeydim.
Oturunca sahneyi görmeye boyum yetmediği için tahta sandalyede ayağa kalkarak sanatçıları seyrediyor, o harala gürele içinde ağzıma tıkıştırılan zeytinyağlı dolmaları yiyordum.
Şak…
Sahneye roket getirdiler.
Roket maketi.
Dumanlar fışkırmaya başladı, göz gözü görmüyor, heyecan, bağırış çağırış, alkış derken, roketin kapısı bi açıldı kardeşim, içinden mini etekli Zeki Müren çıktı, ayağında yirmi santim topuklu çizme, üstünde parlak kumaştan gladyatör kıyafeti, ensesinde tavus kuşu tüyleri, herkes ayakta, alkış kıyamet, ortalık yıkılıyor.
Neyse, söyledi üç dört parça, annemler sanırsın vokalisttir, hepsine eşlik ettiler, ezbere biliyorlar.
Ve işte o an geldi…
Zeki Müren parmağıyla sus işareti yaptı, herkes sustu, sahnenin kenarına çekildi, eliyle bir müzisyeni gösterdi, bütün saz heyeti dururken, o gösterdiği müzisyen tek başına başladı.
Siyah takım elbiseli, papyonluydu, ceketinin yaka cebine kırmızı bir karanfil takmıştı.
Açıkhava gazinosunun birbirine telle bağlanmış sıkışık tahta sandalyelerinde belki üç binden fazla seyirci vardı, hayatımda böylesine kitlesel sessizliği ilk kez orada görmüştüm.
Çıt çıkmıyordu.
Adeta nefes bile almadan, büyülenmiş gibi seyrediyorlardı.
Kaç dakika sürdü bilmiyorum, bittiğinde öyle coşkulu bir alkış tufanı koptu ki, bastığımız zemin bile titriyordu.
Ne bu dedim anneme?
“Kandıralı” dedi.
Aslında müzik aletinin adını sormuştum ama, biraz büyüdüğümde kavrayacaktım ki, Türk insanının kulağında ve ruhunda, o müzik aletinin adı zaten klarnet değildi.
Kandıralı’ydı.
Benim fuar’da kadınlar matinesinde onu ilk kez seyrettiğim kısa pantolonlu yaşlarındayken, yürüye yürüye okuluna gidip gelirken, Kandıra Halkevi’nin önünden geçerdi.
Saatçi Şükrü, berber Rahmi, ayakkabıcı Ekrem, mahallenin esnafı biraraya gelir müzik yaparlardı, sokağa taşan melodiler yoldan gelip geçenleri adeta kolundan tutup içeri çekerdi.
Bir gün cesaretini topladı, el yordamıyla öğrendiği klarnetiyle Halkevi’ne girdi, kimsin sen dediler, Çarşı mahallesinden Recep’in oğluyum dedi, babası amatör klarnetçiydi, çal bakalım dediler, anladılar ki, doğuştan yetenekti.
Düzenli olarak Halkevi’ne gidip, büyükleriyle beraber müzik yapmaya başladı, radyoda Şükrü Tunar’ı dinlerdi, hayranıydı.
14 yaşına gelmişti, bir gece uykusunda, hayal meyal bir olay yaşadı, sanki biri kulağına sesleniyordu, “İstanbul’a git” diyordu.
Bu ses önce kulağında, sonra zihninde, sonra yüreğinde çınladı.
İstanbul’a git, İstanbul’a git, İstanbul’a git, aklından atamıyordu.
Bu sesin peşine takıldı, evden kaçtı!
Cebinde sadece üç lira vardı.
Kandıra’dan geceyarısı yola çıktı, İzmit’e kadar dere tepe yürüdü, köhne bir otelde oda tuttu, sokaklarda klarnet çaldı, biriktirdiği parayla bilet aldı, trene atladı, Haydarpaşa Garı’na geldi, çantasında birkaç parça iç çamaşırı çorap filan, elinde klarnet, hepsi buydu… Vapura bindi, Karaköy’e indi, kafasını kaldırdı, Olimpia Müzisyenler Kahvesi yazıyor, hayalini kurduğu, varmak istediği adrese gelmişti.
Kahvenin hemen bitişiği Olimpia Oteli’ydi, sahibi Rum’du, odanın geceliği 60 kuruştu, baktı çocuğun haline, sen 20 kuruş ver yeter dedi, sonra o parayı bile almadı, aylarca parasız konaklamasını sağladı.
Kandıralı her sabah kalkıyor, işe gider gibi müzisyenler kahvesine oturuyor, kendisini göstermek için üflüyordu.
Büyükleri dinliyor, çok beğeniyordu.
Bir akşam hadi gel bakalım bizimle deyip, çalgılı düğüne götürdüler, 20 lira yevmiye verdiler, gözlerine inanamadı.
Askerliğini bandoda yaptı, nota kavramını orada öğrendi.
Yıllar yılları kovaladı, Tepebaşı, Çakıl, Maksim, İstanbul’un en şöhretli gazinolarında çalışmaya başladı.
Selahattin Pınar’ın yardımıyla İstanbul Radyosu’na girdi.
Selahattin Pınar, hayatının dönüm noktasıydı.
Çünkü, aslında soyadı Kadıoğlu’ydu, Selahattin Pınar “sen Kandıralısın, soyadın Kandıralı olsun” dedi, Kandıralı oldu.
Safiye Ayla’nın saz heyetiyle ABD’ye gitti.
Louis Armstrong’la birlikte çaldı.
150’den fazla plak yaptı.
Almanya’da Mısır’da Suriye’de turneler yaptı, Mısır’ın dördüncü piramidi olarak nitelendirilen Ümmü Gülsüm’le çalıştı, Lübnan’ın dünya çapındaki yıldızı Fairuz’la çalıştı.
Berlin Caz Festivali’nde birinci oldu.
Müzeyyen Senar’la Emel Sayın’la Muazzez Abacı’yla çalıştı.
Zeki Müren’le 30 yıl aralıksız çalıştı.
Türk Müziği’ne damgasını vurdu.
Klarnete ruh kattı, ekol oldu, kendi alanında devrim yaptı.
Nefesli çalgının, efsane nefesiydi.
Son nefesini verdi.
Değerli gençler…
Hemen şu anda her ne yapıyorsanız ara verin lütfen, tıklayın cep telefonlarınıza, Kandıralı’dan taksim dinleyin.
Varsın dünya beş dakika kendi kendine, bizsiz dönsün.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.