Muhlis AKARSU- İsmail SARICA

 MUHLİS AKARSU

Gaziantep’te, Kilis yolunda, Öğretmenevleri Mahallesi’nin karşısındaydı bizim Piyade Alayı. Zaman zaman Gaziantep’e gittiğimde görürüm, eğitim yaptığımız yerlerde pıtrak gibi gecekondular bitmişti, sonra apartmanlar.

Bir tatil günü nöbetçiyim. Yıl 1969. Sesyayarlardan (hoparlör) âşık tarzı bir türkü söyleniyor.

Besbelli canlı yayın. Kimdir? Karargâh ve Destek Bölüğü’nden bir asker olduğunu, türkü söylemesi için izin aldığını söylüyorlar. “Tanışalım” diyorum.

Türkülerini bitirdi ve geldi. Adı Muhlis Akarsu idi. Ailesi Sivas’tan İstanbul’a göçmüştü. Piyasada plakları vardı. Ünlü bazı türkücüler onun yapıtlarını seslendiriyor, bir karşılık ödeyen ise pek olmuyordu.

Zaman zaman söyleştik, dost olduk, türkülerini söyledik. Saygıda kusursuz, aile terbiyesine askerliğin getirdiği disiplini katmış, efendi, dürüst, hani derler ya dört dörtlük bir Anadolu genciydi.

Gaziantep’in Nizip ilçesinin sınır boylarında Türkmen aşireti Baraklar yaşar. Hocam, Prof. Dr. Cahit Tanyol’un “Baraklarda Örf ve Adet Araştırmaları” toplumbilim alanında yapılmış önemli çalışmalarından biridir ülkemizde. Barakların türküleri vardır. Ağıt mı desem, uzun hava mı? Barakların türküleri söylenecekse, türkü söylemek değil de “Barak Söylemek” denirdi Gaziantep yöresinde.

Tatil günlerinde toplanıp muhabbet kurardık. Yıllar sonra Muhlis arkadaşlarıyla birlikte muhabbet kasetleri yaptı…

Gaziantep Bölge Radyosu’nda sanatçı olan Hasan Beydili Barak da söylerdi, başka türküler de. O davudi sesiyle, Aşık Veysel’den “Derdimi dökersem derin dereye-Doldurur dereyi düz olur gider” diye başladı mı; Muhlis susar, belki de Sivas ellerinde gönül gözüyle gezinirdi. Veysel’i ustası bilirdi.

“Evleri’nin önü Mersin…” türküsünü bana sorarsanız bu dünyada sırasıyla üç kişi çalıp söylemiştir. Biri Haydar Paşa Lisesi’nde Fransızca öğretmeni İhsan Bey, biri Ruhi Su, diğeri de Hasan Beydili’dir.

* * *

Altı ay Tuzla Piyade Okulundan sonra ad çekmede Gaziantep çıkınca önce Ankara’ya oradan trenle Adana’ya vardım. Yiğit Sezercan Hesap Uzmanı olarak Adana’daydı. Bir gece kaldıktan sonra otobüsle Gaziantep’e gittim. Bu giriş cümlesine ne gerek vardı. Hiç unutamadığım bir ses duymuştum otobüsü beklerken. “Kalktı göç eyledi Avşar elleri, Ağır ağır giden atlar bizimdir” diye türkü söylüyordu kasette biri. O sesi hiç unutmamışımdır. Muharrem Ertaş olduğunu sonradan öğrendim.  Görkemli bir bozlaktır.

Gaziantep’teki ilk günlerden Alayın Diyarbakır’a taşınacağını öğrenmiştim. 1969 Eylül başıydı sanıyorum, bir binbaşı artık teğmen olan ben, Karargah ve Destek Bölüğünden Çavuş Muhlis Akarsu ve 10-15 asker öncü birlik olarak görevlendirildik ve yaklaşık iki ay Dicle kıyısında çadırlarda yaşayacağımız yere yerleştik.

Boşalttıkları binalara yerleşeceğimiz birlikler de Tatvan’a taşınacaktı. Hızlı bir çalışma ile ön hazırlığı zamanında tamamladık ve Alayımız Diyarbakır’da Dicle kıyısında konuşlandı. Bu çalışmalar sırasında Muhlis tam bir askerdi. Tüm yorgunluklara karşın akşamları bizi türküsüz bırakmadı. Bu olay Muhlis’le ilginç bir anımızdı.

Kandıra’ya izinli geldiğim zaman Muhlis de İstanbul’da izindeydi. İstanbul’a gelmemi istedi. Bir gecekondu mahallesinde evlerinde aile bireyleriyle çaylarını içtik… Arkadaşlarıyla birlikte yine âşık tarzı türküler söylendi. Kendi türkülerini söyledi. Bana imzaladığı fotoğrafının arkasına dörtlükler halinde yazdığı ve benim sevdiğim şu türküsünü o zamanlar çok söylerdi:

“Karnı büyük koca dünya/Keder dolu acı dünya/Ne gül koydun ne de gonca/Yedin yine doymadın mı?”

“Seni okuyup yazanı/Yunus gibi bir ozanı/Koskocaman Pir Sultanı/Yedin yine doymadın mı?”

“Nice büyük şairleri/Kaleleri şehirleri/Koca Mustafa Kemal’i/Yedin yine doymadın mı?”

“Sende yatıp uyuyanı/Toprağımda büyüyeni/Bana kalırsın diyeni/Yedin yine doymadın mı?”

Yine bir türküsünü daha çok söylerdi ve onun son dizesinde “ Bir Muhlis Akarsu oldum… Boşu boşuna” derdi.

Sivas’ta, ölenlerle, öldürülenlerle birlikte, eşiyle birlikte ölümü tarihimizde kara bir yaprak olduğu günden beri, boşu boşuna ölümünü, öldürülüşünü düşündükçe kahroluyorum.

Gazetelerde yeni çıkan kasetinin ilanları vardı. Renkli, büyükçe bir fotoğrafta yine sazı elindeydi. “Ölümsüzlüğe erişen büyük ozanımız anısına saygılarımla diyordu…” kaseti çıkaran kuruluş.

Muhlis iyi bir insandı, iyi bir yurttaştı. Ata’dan gelme gelenekler ve Alevi kültür çerçevesinde hoşgörülü bir dünyanın insanıydı. Fakat bir dedeye talip olma çizgisini de çoktan aşmıştı.

Geleneksel davranış kalıpları içinde olmadan da insan büyüklerine saygı gösterebilirdi.

Demokrasi geliştikçe, insanın düşünce ve inançlarına saygısı yaygınlaştıkça, horlanma döneminin sıkıntıları aşılacak ve bu sıkıntılar içinde bir işlev üstlenmiş insanlara da gerek kalmayacaktı. Bunları Gaziantep gecelerinde çok konuşmuşuzdur.

Eşiyle birlikte nur içinde olsun! Eşinin içerde kaldığını anlayınca onu kurtarmak için yangının içine yeniden dalmış… Sivas’ta yakılan otelde ölen, öldürülen 37 kişiden ikisi Muhlis Akarsu ve eşiydi. 

YanıtlaYönlendir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.