Öğr. Gör. Dr. Ahmet CİVANOĞLU KANDIRALI OLMAK

KANDIRALI OLMAK

Çocukken sık duyduğum bir soruydu: Hangi köydensin? Kandıralı sayılmak için Kandıra’nın bir köyünden olmak gerekiyordu sanki. Oysa bizim köyümüz yoktu. Çünkü dedem Hasan Fehmi Civanoğlu devlet memuru olarak gelmişti. Amcam ve Babam Kandıra’da büyümüşler ve aile kurmuşlardı. Ama bu yeterli miydi? Rahmetli amcam kızdığı vakit “bunlar bizi Kandıralı saymazlar” derdi. Ben kendimi çok uzun yıllar Kandıralı hissettim. Toplumda yer edinme mücadelesi bizi Kandıra’nın dışına sürükledi; anamızdan, babamızdan uzaklaşmak zorunda bıraktı. Kandıra’ya çok sık gelirim. Her gelişimde Kandıra’dan kopmamış arkadaşlarıma imrenirim. Çünkü onlar çocukluklarıyla, geçmişleriyle birlikte yaşıyorlar. Bu büyük bir lükstür. Yaşlandıkça, bizim için çocukluğumuz zihnimizdeki hatıra kırıntılarından ibaret kalmaya başlıyor. Belirli bir yaştan sonra arkadaş edinmek bile çok zorlaşıyor. Sonradan arkadaşlık kurduğum kimselerden hiçbiriyle Kandıra’daki çocukluk arkadaşlarımla kurduğum kadar sıcak bir iletişim kuramadığımı fark edeli epey zaman geçti. 

 Çocukluğumuzun Kandırasının üzerinden o kadar çok dozer ve greyder geçmiş olmasına karşın bazı bölgeler hala neredeyse geçmişteki gibi. Namazgah deresi bizim yaz eğlencelerimizin merkeziydi. Derenin yukarı kesimleri kaçamak mekanlarımızdı. Dereye girmemiz yasaktı ama ne gam. Bizim için en büyük keyif derenin yukarılarındaki derin yerlerde yüzdükten sonra kenardaki toprak yamaçlarda güneşlenmekti. Hem oralar eve uzak olduğu için amcamın bizi bulamayacağını düşünürdük. Bazen arabasını yol kenarına çeker, tarlalardan oldukça uzun bir mesafeyi yürür, bizi bulur ve arabaya kadar çıplak bacaklarımıza kızılcık sopasıyla vura vura götürürdü. Kızılcık sopasının acısı geçince yine giderdik. Önceleri Karayolları şantiyesi ve oraya bırakılmış hurda arabalar oyun alanımızken greyderler elimizden alınca bizim evin arkasındaki tarla futbol sahamız oldu. Betonlarla çocukların köşe kapmacası sürdü gitti. Kaybeden hep biz çocuklar oluyorduk. 

Delikanlılığa ilk adım, lise bahçesi, gençlik çayları, o zamanlar çok uzun gelen sahil yolları ve deniz. Kandıra’nın ne kadar güzel olduğunu o zaman da fark ediyorduk ama üniversite için uzaklaşınca çok daha güzel görünmeye başladı. 

Hayatında en çok nerede güldün diye sorsalar, İsmail Bağbür’ün kafesinde. Orası, benzerini hiçbir yerde görmediğim bir matrak yeriydi. Şimdi yarısını bulabilsem müdavimi olurum. Her yer insanla özelleşiyormuş ama paydayı eşitleyebildiğin insanlarla. 

Kandıra’nın küçüklüğünden ve ıraklığından şikâyet ettiğimizi hatırlıyorum. Şimdi büyüdü, yollarla merkezlere bağlandı ama yabancılaşıyor. Yükseklerde yaşama merakı tüm paydalarımızı, ortak servetlerimizi yıpratıyor. Yüksek arabalar, yüksek evler, beton bloklar, geniş salonlar ama derinleşen yalnızlıklar. Kandıra büyürken, içerisinden kahkahaların yükseldiği mekanlar azalıyor; bağnazlık yayılıyor. 

Burada son verirken, rüyamda çocukluğumun Kandırasına, çelik çomak, gazoz kapağı oynadığımız günlere gitmeyi diliyorum. Gazoz kapağı deyince aklıma Timur Akçan’la birlikte Jale Güneş’ten yediğimiz zılgıt geldi. Ödev yapmak yerine gazoz kapağı oynadık. Timur beni ütmüştü, cepleri gazoz kapağı doluydu. Ödevini yapmayan haylazlar tahtaya kalkardı. Timur’un şişkin ceplerini boşalttıran Jale Hoca, gazoz kapakları yere saçıldıkça daha da sinirlenmiş ve bizi bir güzel…Timur da benim gibi dışarı savrulanlardan, kim bilir şimdi nerededir. Yazdıkça hatırlanan o kadar çok dost var ki, hepsine selam olsun. 

Ahmet Civanoğlu

Mayıs 2021

İpsala

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.