Kışa Yakışan Bu Değil miydi?-Doç. Dr. Efnan DERVİŞOĞLU

Yaşadığı sürece taklidimi yapacak annem. Ağzına türlü şekiller vererek, ellerini iki yana açarak, beni çocukluğuma; daha doğrusu hatırlamadığım yıllara götürecek; böylece gençliğine dönecek o da; uykucu bir sabahımı bulduğunda, “Annane sobayı yaktı, kalk!” diyecek. Erkenci çocukmuşum, böyle uyandırırmışım bizimkileri. Kış demek, kızarmış ekmek kokusu demekti; o keyif nerede şimdi? Ekmeğimizi kazanır olduk, ekmeğin tadı değişti. Anneannem mangalın üzerindeki maşaya iki dilim ekmek yerleştirir; sarıdan kırmızıya, ondan da kahverengiye geçen ekmeklere tereyağı sürerdi; yemeden önce seyrederdim, öyle güzeldi ki renkleri.

Sobalı evlerin zahmeti çoktur; ama sobalı evlerde büyüyen çocuklar, yanan ve üzerinde kestane kavrulan bir sobanın getirdiği saadeti hiçbir zaman unutmazlar. Zaten bu kestane merakı da değil mi, beni İzmit’e getiren? Yıllar önceydi. O zamanki görevim gereği İzmit’e de yolum düşmüştü. İki arkadaş gün boyunca sınıflara girmiş çıkmış, anlatmış, dinlemiş, çokça yorulmuştuk; yine de bir akşam gezmesi için mecalimiz kalmıştı. Şimdi, İstiklâl Caddesi’nde üşüyerek dolaşırken; seyyar satıcının, dünyanın en güzel kokularından birini yayan tezgâhıyla baş başa kaldığımızı hatırlıyorum; gözü doymaz biri değilimdir de kese kâğıdındakiler yerine tezgâhtaki koca bir kestaneyle ilgilendiğimi de. Ne söylemişsem o kestane de tutuşturuldu elime; utandım, bir şeyler dedim de “Lafı mı olur?” dendi. Sabah, kaldığımız otelin penceresinden ve önceki sabah makineyle durduğum noktadan fotoğraf çektim yine. Fark, aynı görüntünün karla kaplanmış olmasıydı. “Bu kentte yaşanırdı.” Evet, düşündüğüm ve dile getirdiğim buydu. Kara ve kestaneye uyup yola koyulacağımı nerden bilecektim? Ağızdan çıkan sözü, yürek söylemiş meğer (sanki her istediği olurmuş gibi).

         “Ocağı yakıp küle

         Bir patates gömüyorum;

         Çocukluğumu diriltmeye…

         Şaşıyorum,

         Donmuş çamaşırların

         Hiç su bırakmadan

         Çözülmesine;

         Kar getirmesine

         Güneşin.

         Yeniden

         Kuş peşine de düşebilirim,

         Belki de.” (Güven Turan, “Kış ve Düş”)  

Sait Faik’in bir hikâyesini hatırladım şimdi. “Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye” adlı hikâyede şöyle diyordu yazar: “Odanın sessizliği, bir sandalyenin duruşu, duvardaki saatin tik tak’ı sinirime dokunuyor. Dışarıda kar artıyor. Pencereden görülen manzara dondurucu. İçimden bir şeyler yapmak geçiyor. Ama biliyorum ki, hiçbir şey yapamayacağım.”

İnsanın çok şey yapmak isteyip de kendini miskin miskin otururken bulduğu günleri olur. Geçtiğimiz hafta sonu öncesi, bunun kaygısını taşıdım ben de. Sait Faik’in kalemi elimize geçmiş mi ki oturup hikâye yazalım? Hem Metin Eloğlu ne diyordu bir şiirinde: “Hadi git azıcık İstanbul iste”. Sıcaklık 15 derece düşecekmiş, kar yağışı etkileyecekmiş; kimin umurunda? Yeter ki saatin tik tak’ları sinirimize dokunmasın. Cumartesi Üsküdar’da hava aydınlık, karda bir naz bir niyaz, uyarılara kulak asmadan düşmüşüm ya yola; soğuk, kulaklarımdan çekiyor. Karşıda bekleyenim var; uzun yılların dostluğu, benimle var edenim var. Ertesi günün soğuğu daha da beter, tipi bu; elimde, kitapçıda torbalara konulan, rica ile koliye yerleştirilen bir yığın kitap ve dergi, üzerinde adımın yazılı olduğu bir notun iliştirildiği fotokopiler, armağan kitaplar… Sanki hemen okunacaklarmış gibi, kişi kendini bilmez mi? Yükü paylaşmanın hafifliği; yoksa yarısı bir süreliğine orada da kalabilirdi. Yine vapur, yine yol; üstelik “gitme” diyenler, bu kez “dönme, kal” diyor telefonda. Hissetmediğim ellerimle yüzümü yokluyorum, yerinde olduğunu anlıyorum. Dıranas’ın bir şiirini hatırlıyoruz; unuttuğumuz mısraları birbirimizde arıyoruz; sahi, şiiri kaç kişi okuyoruz?

         “Kardır yağan üstümüze geceden,

         Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,

         Ormanın uğultusuyla birlikte

         Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte

         Kar yağıyor üstümüze, inceden.

         Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,

         Unutulmuş güzel şarkılar için

         Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan,

         Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan

         Sesin nerde kaldı? Kar içindesin.” (Ahmet Muhip Dıranas, “Kar”)

Pazar gecesi, oturduğum apartmanın önündeyim. Bütün gün kimse dışarı çıkmamış, kimse zile basmamış gibi. Ah, inatçı bir çocuk, şöyle avaz avaz bağırarak, apartmanı birbirine katarak kardan adam yapmak istemedi mi!? Yazık değil mi? Apartmanın kapısına zor varıyorum; bazı Amerikan filmlerinde olur ya hani; onlara yakışan bir görüntü: Yakası kürklü ekose montlarıyla yüzlerinden sağlık fışkıran beyler kar kürerler. Dalgalı sarı saçlarıyla mütemadiyen gülümseyen bir eş, elmalı turta yapmıştır mutlaka; mutfaktadır. Tam fırını kapatacakken elinin yanması, yanan elini; yüzündeki ifadeyi bozmadan sallaması da muhtemeldir. Güzel bir çocuk, merdivenlerden yuvarlanır gibi iner ve aşağıda kuyruğunu sallayıp duran parlak tüylü köpeğin başını okşar. Böyle alaycı durduğuma bakmayın, böylesi filmleri severim; hem pazar sabahları iyi gider, John Wayne belinde silah dolaşmıyorsa eğer. Bu filmlerde, cebinde konyak şişesi; yüzünde yara izi taşıyan adamlara, tedirgin bakışlarıyla “Jim, az önce buraya seni arayan bir adam geldi.” diyen kadınlara pek rastlanmaz. Rastlanmaması, “Amerikan Rüyası”nın; bankadaki para miktarının artmasıyla sınırlı kalmayışının göstergesidir.

İstanbul dönüşü, pazar gecesi kar altında buldum İzmit’i. Doğrusu, bu kadarını beklemiyordum. Ankara’da geçirdiğim nice kışın birinde; bir ay yerden kalkmamıştı kar, ona öylesine alışmıştık ki… Sonra bir gün bozacı sokağımızdan geçmedi; birdenbire de bahar geldi.

         “Kalıcı olan hiçbir şey yok diyordun

         An’lar var yalnız ömrü karşılayan

         Şimdi sımsıcak bir kar yağıyor yine

         Yüreğimin üstüne yağıyor hiç durmadan

         Ellerin nasıl da üşüyor, bozacının

         Karlı sesi doluyorken odamıza

         Hava gittikçe kirleniyor bu kentte

         Ve aralıksız kar yağıyor kar yağıyor (Ahmet Telli, “Sıcak Bir Kış”)

 Karın yağması iyidir, hoştur da kış mevsimine “kara kış” dememizin bir nedeni de odur. Biz ilkokulda okurken “mevsim şeritleri” olurdu sınıflarımızda; bu adla olmasa da hâlâ varlar, sanıyorum; en çok kış resmini severdim ben; bütün içtenliğiyle gülen ve çocukları çevresinde birleştiren “kardan adam”ı kim sevmez? Resimdeki çocuklar neşeli ve sağlıklı çocuklardı; “Kibritçi Kız” masalını sanki hiç okumamışlardı. Yıllar geçmekteyken bir şarkı değdi kulağımıza: “Gelme kış, gelme / Yağma kar, yağma / Köylümü, kentlimi / Soğukta koyma!” Kar ve kış, öyle pek de arzu edilecek bir şey değildi. Sonra, Adamo’nun yıllara meydan okuyan şarkısı bizi de buldu; Türkçe sözlerini Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı şarkı, “Her yerde kar var / Kalbim senin bu gece” diyordu; birini gerçekten sevmiş gibi dinliyorduk; ama ülkemizde, kışa hâlâ “kara kış” deniyordu. Haberler değişti; haber spikerleri değişti; bazı haberlerse hiç değişmedi: “Türkiye kara teslim oldu”; “yoğun kar yağışı nedeniyle okullar tatil edildi”; “kar yağışı ulaşımda aksamalara yol açtı”, “iki kişi donarak öldü”…

Koşullarımız ne olursa olsun, yaşıyoruz ya! Hem bakmayın; kazma kürek yaktırdığına, Mart’a da yakışan bu değil miydi? Önümüz bahardır. Bezdiren, bunaltan bir yanı varsa kışın; melankolik bir hava çökmüşse üstümüze, geçecektir. edebiyatkültür.

Bisikletli Gazeteden alınmştır.

Doç. Dr. Efnan Dervişoğlu : Kocaeli üniversitesi Kandıra Meslek Yüksekokulu öğretim üyesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.