“ALLAH’IN ELÇİSİ” NE DEMEKTİR?-Prof.Dr.Murat SÜLÜN

“ALLAH’IN ELÇİSİ” NE DEMEKTİR?

MURAT SÜLÜN

Vahiy – Peygamber ilişkisi, bir postacının posta [ileti] ile ilişkisi gibi değildir. Elçi (رسول) kavramı, algılama ve kavrama mefhumlarını da içeren daha geniş bir kavramdır; mesajı muhataba iletmekle sınırlandırılamaz.

Bir elçiden beklenen nedir?

Peygamber – Vahiy ilişkisi, büyükelçi – name ilişkisi ile anlatılabilir. Sözgelimi sonradan “fatih” diye anılacak büyük Türk hakanı II. Mehmed’in Kostantinopolis’e gönderdiği elçi…

Bu elçi sadece elindeki mesajı Bizans imparatoruna sunmakla mı görevlidir yoksa mesaja ve mesajın içeriğine dair imparator ve maiyetindekilerin aklına takılan her şeyi tekrar hakanın yanına gitme gereği duymadan oracıkta açıklamakla mı mükelleftir?

Elçi, imparatorun karşısına Fatih’in muradını daha evvel iyice kavramış olarak, yani her tür soruya cevap verebilecek donanımla çıkmak durumundadır.

Elçi için aslolan, elindeki nâme-i şâhâne olmakla birlikte, padişahın murâdını kavramanın getirdiği güç ve beceriyle, nâmenin içeriğine dair hakanla konuştuklarına da atıf yapabilmekte, gerekirse bu yazılı belgeye ve sözel bilgilendirmeye dayalı olarak “kendisi” de içtihat edebilmektedir.

İşte, Allah’ın İslâmiyet çerçevesinde insanlığa iletmek istediği nihaî mesajın Hazret-i Peygamber’le ilişkisi için de benzer bir durum söz konusudur.

Hak Teala’nın bir inişte nâzil olan beher Kur’ân pasajında insanlığa iletmek istediği ‘her’ şey, Hazret-i Peygamber tarafından tam olarak tebliğ edilmektedir; vahiy esnasında yani Allah ile ‘konuşurken’ Peygamber o hengâmedeki tekil mesajı çok iyi belleyip kavramakta, sonra da insanlara iletmektedir.

Burada, sadece vahiy değil, muhatapların sorabileceği bütün sorulara Kur’ân’ın başka parçalarından hareketle yapabileceği açıklamalar ve –yine bunlara dayalı- şahsî içtihadıyla üretebileceği cevaplar da söz konusudur.

[Bununla birlikte, elçiler vahyi yazılı bir belgeden okumakta ya da bir ses işitmekte değillerdir; vahiy onların kalbine nâzil olmakta, onlar tarafından va‘y edilmekte, kavranıp bellenmektedir; vahyi alan, kulak veya göz değil, kafadır].

Bu bakımdan, “Hazret-i Peygamber’den vahiy namına Kur’ân dışında hiçbir şey sādır olmamıştır” demek doğru olmaz.

Çünkü nebevî vahiyler;

(i) Tebliğ edilmesi istenen ve sonradan yazılı hale gelen Tevrat, Kur’ân gibi vahiylerin yanı sıra,

(ii) İfa edilmesi / insanlara iletilmesi emredildiği halde, yazılı hale gelmesi gerekmeyen ilahi direktifler,

(iii) Dinî olmaktan ziyade beşerî özelliği bulunan içtihadî nitelikli nebevî sözler şeklinde taksim edilebilir ki bu sonuncusu, diğer insanlara yapılan ‘vahiy’le aynıdır, yani ilhâm-ı rabbânîdir. Meselâ Hazret-i Musa’ya Tevrat’tan bağımsız şeyler vahyedildiği bilinmektedir.

Ancak elçinin asli görevi, iletmekle mükellef olduğu name ile ilgilidir; açıklamaları da bu çerçevede kalmalıdır; elçiden nameye alternatif, onu nakzeden, onunla çelişen bambaşka bir şey naklediliyorsa bunlar elbette sorgulanmak durumundadır. Sözgelimi

(i) İslâm şeriatında şu an zinanın cezası uygulanırken Kur’an’ın hükmü değil, -Tevrat’a dayandığı anlaşılan- sünnetin hükmü esas alınmaktadır.

(ii) Kur’ân-ı Kerim’de “Yaşayan herkes ölür. Hiç kimse dünyaya kazık çakacak değildir.” buyrulduğu halde, Hazret-i Peygamber’e isnat edilen -Yahudi literatürü ile alâkası aşikâr- birtakım rivayetlere dayanarak, İsa Mesih vb. kurtarıcılar beklenmektedir.

Ayrıca, elçinin görevi -postacınınki gibi- mesajı iletmekle bitmez; mesajın tüm gereklerini elçi öncelikle kendisi yerine getirmek durumundadır. İlahî mesajlar, sözlü iletime ilaveten elçi tarafından canlı temsile dayalı olarak bizzat yaşanmalı, yani teorinin [Kur’ân’ın] doğruluk ve sağlamlığı amelî olarak bilfiil gösterilmelidir [Sünnet ve Sîret].

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.