Türkler ve Vatan- Prof. Murat SÜLÜN

KANDIRA YAZILARI – II

TÜRKLER ve VATAN

MURAT SÜLÜN

Geçen yazımda, Kandıra ve Akça Koca Hazretleri bağlamında; İslâm coğrafyasını İslâmî değerleri insanlığa iletmek için sahiplenmiş olduğumuzu ve bu toprakların bizim için ‘vatan’ olmaya devam edebilmesinin, Kur’an’dan, Sünnet’ten, kolektif akıl ve ispatlı bilimden beslenen “İslâm kültür ve medeniyetine” bağlı olması ile mümkün olduğunu söylemiş ve bu konuyu bir başka yazıda ele alacağımızı söylemiştim…

*

Türk toplumunun Kur’an Kültürü’nün (İstanbul, 2015) giriş kısmında da belirttiği üzere, dünya üzerinde, kimliğini tartışmaması gereken birkaç milletten biri de Türklerdir. ‘Türk olmak’ deyimi Batıda, İslâm’ı benimsemekle eş anlamlı kullanılagelmiştir. Yaklaşık bin sene İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türkler, Kur’ān’a uygun bir hayat sürebilmek ve Kur’ān ilkelerini dünyaya yaymak için ellerinden geleni yapmışlardır. ‘Hıristiyanlık için Anglosaksonlar neyse, İslâmiyet için de Türkler odur’ denebilir. Bugün İslâm âlemi diye bir dünyadan bahsedilebiliyorsa, bu, biraz da Türkler sayesindedir. Türkler İslâm dünyası için kendi varlıklarını feda etmekten çekinmemiş, bu dünyaya vâki olacak her tür saldırıya karşı cesaretle göğüs germiştir. Neredeyse bütün İslâm ülkeleri, bugünkü siyasî varlıklarını / topraklarını Türklere borçludur. İspanya ve Portekiz’de (Endülüs’te) hiçbir Müslüman ağırlığının kalmamış olması Türklerin buralara el atamamış olmasıyla ilgilidir. 

Kur’ān’da doğrudan Türklerden bahseden bir ifade bulunmamakla birlikte, şu pasaj dikkat çekicidir: “Ey iman edenler! Herhangi biriniz dininden dönerse, Allah, (onun yerine) öyle bir toplum getirir ki O onları sever, onlar da O’nu severler; mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı kuvvetli ve zorludurlar; ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan Allah yolunda cihâd ederler. Bu, Allah’ın bir lütfu olup onu dilediğine vermektedir…” (Mâide 5/54; ayrıca Muhammed 47/38).

Zemahşerî’nin belirttiği gibi ayet, mantūku ile Ebu Mûse’l-Eş’arî’nin kabîlesi olan Yemenlileri ya da Selmân-ı Fârsî’nin milleti olan İranlıları kastediyorsa da, mefhûmu ile Türklere uyduğu kadar hiçbirine uymamaktadır: Müslümanlara kol-kanat gererken kâfirleri titreten Türklere… “Konstantîniyye mutlaka feth edilecektir!” hadîsinin hükmünü gerçekleştiren Türklere…

Tanpınar’ın da belirttiği gibi, Türk milletlerinin sosyokültürel hayatında büyük devrim yapan Kur’ān-ı Kerim, Türk milletine daha yeni vatanlarda, daha ebedî eserler, bilhassa âbidelerle süslü büyük şehirler kurma yollarını açmıştır; çok sayıda Türkü şehirlerde: cami ve medrese çevrelerinde toplamış, onlara medrese ve kütüphaneleriyle ünlü kültür ve medeniyet merkezleri kurdurmuştur. Türkler arasında yayılan hiçbir din, millî-medenî hayatın ana çizgilerini ve Türk vatanını değiştirmemiş, bilhassa Türkçeye büyük hamle yaptıracak bir kudret gösterememiştir. İslâmiyet ise, Asya’nın bu göçebe milletine Türk kanıyla İslâm imanının birleşmesinden doğan bir gazâ kudreti vermiş; onu üç kıt’aya hâkim kılmıştır.

Fethettiği her yere damgasını vuran Türkler, Anadolu’yu da baştan aşağı mimarî eserlerle kendi adlarına tapulamış, vatanlaştırmış; ulaşabildikleri her yere adalet, kalite, dürüstlük gibi Kur’ānî kavramları götürmüşler; halkları sadece yüksek silah teknolojisiyle değil, bu vb. yüksek manevi güçlerle fethetmişlerdir.

Bu özelliklerin Türklerin mîrî malı olmadığı aşikârdır; onlar da söz konusu prensiplere aykırı hareket ederlerse, ayetteki müjde, hükmünü yine icrâ edecek ve onların bıraktığı bayrağı bir başka millet yükseltecektir. Çünkü Yüce Allah gerek Kur’ān kitabına gerekse kâinat kitabına yaklaşımlarına göre birtakım milletleri aziz, birtakım milletleri de zelil edegelmiştir. Araplar gibi Türkler de hem izzeti hem de zilleti fiilen yaşamışlardır. Bu bakımdan, bunun sebepleri üzerinde durulması, Türklerin Kur’ān’ı nasıl anladıklarının ona nasıl yaklaştıklarının doğru ve yanlış tarafları ile tahlil edilmesi büyük önem arz etmektedir.

Gerçi Türkler, hâla -büyük oranda- İslâm mâneviyâtıyla dolu semtlerde doğarlar; kulaklarına ezan okunur; dinî içerikli ninnilerle büyürler; evlerinin odalarında namaza durmuş anneler, nineler görürler; ilk ders olarak besmeleyi öğrenirler; mübarek gecelerde Kur’ān okurlar, dinlerler; cami, çeşme, türbe vb. mekânların duvarlarında, evlerinde, işyerlerinde Kur’ān ayetleri ile yüz yüze gelirler; gündelik konuşmalarında Kur’ān kaynaklı atasözü, kelime ve deyimlere yer verirler… Ancak son iki asırda yaşadığı çeşitli ıslāhât ve devrimler sonucu, ‘öteki’ne müsâmahakâr Ehl-i Sünnet geleneğinden gelen Türk toplumunun İslâm telâkkisi oldukça esnek bir değerler sistemine, bir gelenekler ve alışkanlıklar kümesine dönüşmüştür. Resmî politikaların yanı sıra sözel ve görüntülü basının da mârifetiyle, millî kültüre ait değerler aşağı kesimlerin kültürü olarak algılanmaya başlamıştır. Türk gençliği aslî dokularına yabancı: her şeyin başında maddiyâtın geldiği, bekâretin önemsiz, nikâhsız birlikteliklerin normal karşılandığı bir yaşam tarzına imrenir olmuştur.

Şaşkınlığını ‘Allahallāh!’, ‘fe-sübhânallāh!’, ‘Aman Allāhım!’; korkusunu ‘maâzallāh!’, ‘hafizanallāh!’, tevâzuunu ‘estağfirullāh’, beğenisini ise ‘maşâallāh!’, ‘bârakâllāh!’ nidâları ile dile getiren Türklerin özenti dozu oldukça yüksek bir kesimi ‘waaaaw!’ gibi garip sesler çıkarmaya başlamıştır… Millî kültür değerlerine yabancılaşma bu noktada durmayacak, dil ve düşünce kalıpları Kur’ānî kavram ve deyimlere göre biçimlenen ebeveynlerin çocukları, torunları, öz kültürlerine daha da yabancılaşacak gibi görünüyor. Kendi çocuğuna kendi değerlerini benimsetemeyenler emin olabilirler ki birileri kendi inanç, düşünce ve davranış kalıplarını, sağlıksız yiyecek ve içeceklerini, millî kahramanlarını, hatta zamanla kendi isimlerini bile ona kabul ettirecektir. Kendi köküne sırt çevirenler emin olabilirler ki nesilleri tutunacak başka kökler bulacaktır. Oysa Türkçülüğün Esasları’nda (s.89-90) Gökalp’in de altını çizdiği gibi, dinî, ahlâkî ve estetik güzelliklerin bir müzesi olan vatan, [Kur’ānî değerlerden] beslenen- millî kültürden ibarettir; belli sınırlar dahilindeki topraklar ise onun ancak zarfından ibaret olup asıl kutsallığı da bu özelliğinden ileri gelmektedir. Dolayısıyla millî kültürümüzü ne kadar sağlamlaştırır, bütün güzellikleriyle ne zaman ortaya çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz ve bu kadar seveceğimiz vatan uğruna, şimdiye kadar yaptığımız gibi, sadece tehlike zamanlarında hayatımızı değil, barış anlarında bütün şahsî ve zümrevî ihtiraslarımızı da feda edebileceğiz vesselâm…

Bir sonraki yazımda da Allah nasip ederse, “Kur’an’ın temelleri / ilkeleri” çerçevesinde İslamî değerleri vermeye çalışacağım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.