Akdurak’ta Bir Yaz Günü- Ferit AYAZ

Akdurak’ta Bir Yaz Günü

Kandıra’nın Akdurak Mahallesi…
Çocukların henüz evlere hapsedilmediği, sokakların bize ait olduğu zamanlardı. Daracık sokaklarda çift kale maçlar yapar, misketleri avuçlarımızda şıkırdatırdık. Kızlar ip atlar, seksek çizgileri kaldırım taşlarının arasına kazınırdı. Sokak, hayatın kendisiydi.

Mahallenin abileri ise her daim köşe başındaydı. Babalarından ve ispiyoncu küçük kardeşlerinden gizledikleri sigaralarını tüttürürlerdi. O zamanlar sokakta içki içene pek rastlanmazdı. Suratlarının kan çanağına dönmüş renginden, boş bakan gözlerinden “köpek öldüren” müptelalarını hemen tanırdık. Şarapçıların zararı kendineydi; biz böyle bilirdik.

Bazen olurdu, abiler mahalleye sarhoş gelirlerdi. Kaç şişe Tekel birasını mideye indirmiş olurlarsa olsunlar, efendiliklerinden bir milim ödün vermezlerdi. Kimseye bulaşmaz, sallana sallana yürürlerdi. Sarhoş olduklarını öyle anlardık. Sesler bazen yükselirdi; belli ki uzun süredir içlerinde tuttukları bir hesabı kapatmak isterlerdi. Küfür duyamazdınız ama her kavga aynı cümleyle başlardı:

“Yanlış yaptın…”

Çünkü delikanlı yanlış yapmazdı. Yanlış yapana artık delikanlı denmezdi.

Biz büyüdüğümüzde mutlaka onlar gibi olacaktık. Hollywood filmlerindeki jönler gibi ütülü pantolonlar, kolalı gömlekler giyecek; yoldan geçen kızlara çaktırmadan bakacak, yaşlıların filelerini taşıyıp hayır dualarını alacaktık. Büyük balığın küçük balığı yutmasına izin vermeyecek, mahallenin arını, namusunu kollayacak, yeni yetmelere örnek olacaktık.

Maç sırasında top kaleden sekip abilerin olduğu tarafa yuvarlandığında, mutlaka içlerinden biri gruptan kopardı. Boyalı ayakkabısının kirlenmesini umursamadan topu ayağının altına alır, önce ezer, sonra marifetlerini sergilerdi. Topu havaya kaldırır, göğsünde yumuşatır, dizlerinde sektirir, başının üzerinden aşırtıp topuğuyla tekrar önüne düşürürdü. Biz hayranlıkla izler, ne kadar çalışsak da asla onlar gibi olamayacağımızı düşünürdük. Oysa böyle düşünmek için erkendi. Sıra elbet bir gün bize de gelecekti.

Ahmet, mahallenin gariban çocuklarındandı. Aynı yaştaydık. Bir gün onunla misket oynadık. Bir torba misketi kazanmıştım. Eve neşe içinde girdiğimde annem elimdekileri işaret etti:

“Bunları nereden buldun?”

Oynamış ve kazanmıştım. Kızacak ne vardı ki? Annem üsteledi. Ben de ballandıra ballandıra Ahmet’ten misketleri nasıl kazandığımı anlattım. Hile hurda yoktu; bileğimin hakkıyla kazanmıştım.

Annemin sesi sertleşti:
“Hemen git ve geri ver o misketleri. Onun ailesini tanıyorum. Babası yok, annesi evlere temizliğe gidiyor. Kıt kanaat geçiniyorlar. Peki, alırken hiç utanmadın mı?”

Yüzüm kıpkırmızı oldu. Annem haklıydı. Oyunu kazanmanın keyfiyle bunu hiç düşünmemiştim. Gerçekten adil değildi. Çoğu sabah Ahmet’i, üzerine margarin sürülüp toz şeker serpilmiş ince bir ekmek dilimi yerken görürdüm.

Utanmıştım.

Hemen dışarı fırladım, Ahmet’i buldum. Misketleri geri vermek istedim. Başta kabul etmedi. Sonra gözlerimin içine bakarak sordu:

“Bir daha benimle oynayacak mısın?”

Her zaman onunla oynayacağıma söz verdim. O zaman misketleri aldı.

Bir müsbet, bin nasihatten evlaydı.
O gün kaybedenin yanında olmayı öğrendim.
Birkaç yaş birden büyüdüm.
Paylaşmayı o gün öğrendim.