ÇOCUKLUĞUMUN SEYYAR SATICILARI (1)
Her akşam Kırkmeşe Sokak’ın çamurunu çizerek gelirdi Tatar İzzet Ağa’nın tek atlı arabası. Nuriye hanımın duvarının kenarında “durüşssst” sesiyle durur, koşumları sökülen at, yorgun adımlarla ahırın yolunu tutardı.
Bazı akşamlar at arabasına sokağa girişte arkadan doluşup tangır tungur kısa yolculuk hepimize büyuk keyif verirdi.
Boş at arabası sokağın cocuklarının buluşma noktası, sahnesi, oyunu, eğlencesiydi. Komşu annelerin getirdiği salçalı ekmekleri yediğimiz yerdi. Alnımda taşıdığım derin yara izi de o arabanın çelik çemberli ahşap tekerleğinden aşağıya inerken dingilin ucuna kafamı carpma sonucu. Mahalleli başıma toplandı. Tütün basılıp annemin beyaz dantelli tülbenti sarık gibi başıma sarılınca anladım: durum vahim. Doyasıya ağladım korkudan.

Vesikalı Yarim filminin herkesi ağlattığı yıllardı. Müno (Münacettin Fuar Bulucu ) le komşu bahçelerinden yolduğumuz zambakları, paslı tellerle arabanın altına asarak filmdeki İzzet Günay’ın manav dükkanına benzetir,Komşumuz tenekeci Şaban amcanın konserve kutusuna sap lehimliyerek yaptığı maşrapa ile su serper, “haydee taze bunlaaar” diye bağrışırdık.
Okumayı sökeyim diye Persembe pazarından dönüşte annemle Sadettin Yalım’ın kırtasiye dükkanına ugrar, ben bir yandan elime tutusturduğu minik mis kokulu Amasya elmasını dişlerken bir yandan da okuma kitaplarını seçerdim. Tom Sawyer’in Maceraları, 2 sene Mektep Tatili, Fareli Köyün Kavalcısı vs. Bir elimde bütçemize uygun kitap, bir elimde elma evin yolunu tutar, bazen de Fethiye Caddesinin alt kösesindeki Tekel Durağından minibüse biner, Sümer Karakolunda iner, yokuşu tırmanır, eve gelir gelmez kitaba gömülürdüm.
Bazen bisikletle Dondurmacı ilyas abi gelirdi. Gözlükleri şişenin dibi gibi kalındı. 10 Kuruşa olur mu diye sora sora adamın vicdanını yumuşatır, az bir şey de olsa küçük külahla verirdi hepimize. Bazen Seka’dan işten çıkmış mahalleli komşu amcalar “ver bakalım çocukların hepsine 25 kuruşluk karışık dondurma” dedikleri de olurdu.

At üzerinde güğümleriyle deri kasket ve gocuğu yağdan parlayan yağcı gecerdi. Elinde litresi, hunisi ve cam şişesiyle gelenlere doldururdu. Kesmece karpuz, kavun at arabası dolusu alınır, salondaki divanların altına yuvarlanırdı. Yemek sonrası uzanır, bir tanesi çekilir, kesilip afiyetle yenirdi.
Bazen kolunda uzun sepetiyle kasketli yaşlı bir hurdaci geçer eski naylon terliklere tahta mandal ya da bir çay bardağı dolusu kırık leblebi ile kandırırdı. Yoğurtçu da geçerdi. Çıngırakla omuzluğundaki yoğurtları bırakır, kadınlar, kız çocukları toplaşır, yoğurtçu melamin tabakların darasını tartarak verirdi.
Satıcılardan en çok sevdiğim ve korktuğum başında taşıdığı kapaklı tepsi, omuzunda sehpası ile sokağın başına geldiğinde “düüttürürüüü” zurnası ile macuncu İdris abi idi. At arabasına yakın yere önce sehpayı açar, macun tepsisini üstüne bırakır, başlardı “kadifedeeeden kesesi, düüüttürü düüüt”. Sesi duyan, parayı kapan koşardı macun tezgahının etrafına. Kapağı açınca o kadar renkli ve tatlı bir güzellikle karşılaşırdık ki… Zurnayı çalmaya ara verir, tahta saplı büyük bir tornavidayı macuna kazır gibi batırır, tepsinin ortasında bulunan hazneden aldığı kısa ahşap çubuğun ucuna dolar, bir yandan da “neli istiyorsun” diye sorardı. Kırmızı, yeşil, mor, rengarenk alır emmeye başlardık. Zurnalı macuncuncudan tedirginliğimi nedenini merak ediyorsanız

Fareli Köyün Kavalcısı kitabının etkisi. Ya zurnanın sihirli melodisine kapılan mahallenin çocuklarını toplayıp uzaklara götürürse…
Mesut NÖBETCİGİL
