Bir Zafer İlkokulu Hatırası
Yarından sonra yine Cumhuriyet Bayramı’nı kutlayacağız. Her yıl bu zamanlarda içimi tarifsiz bir heyecan kaplar. Ama ne zaman 29 Ekim yaklaşsa, ilkokul yıllarımın o unutulmaz Cumhuriyet Bayramı töreni gözümün önünde canlanır. Kandıra Zafer İlkokulu’ndaki o gün, sanki dün gibi taptaze belleğimde…
Bayramdan bir hafta önce okulda hummalı bir hazırlık başlamıştı. Her sınıf ayrı bir heyecan içindeydi. Erkek öğrenciler asker kıyafetleri giymiş, kızlar siyah önlüklerinin üstüne bembeyaz yakalarını takmış, öğretmenlerimizin özenle seçtiği görevleri harfiyen yerine getiriyorlardı. Herkesin içinde büyük bir gurur, yüzlerinde tatlı bir telaş vardı.
Öğretmenim beni törenin en önüne hazırlamıştı. Üzerimde beyaz, bir kolu uzun; diğer kolu koltuk altına kadar verev kesilmiş, omzu açık, ayak uçlarına kadar uzanan bir tuvalet vardı. Kumaşı rüzgârla hafifçe dalgalanıyor, sanki o da bayramı hissediyordu. Resmî geçit sırasında koynuma yerleştirilen küçük Türk bayrağını, protokol önüne geldiğimde yavaşça çıkarıp açmam gerekiyordu. O anı hiç unutamam.
Bayrağı çıkarıp gökyüzüne doğru kaldırdığımda, tören alanı bir anda alkıştan inledi. Sanki tüm kalpler aynı anda çarpmaya başlamıştı. Gözlerim doldu, o heyecanın içinde farkına bile varmadan sicim gibi yaşlar süzüldü yanaklarımdan. Gurur, sevinç ve çocuk kalbimin derinlerinden gelen bir vatan sevgisi… Hepsi bir anda iç içe geçti.
Ardından kürsüye çıkan rütbeli askerler, Cumhuriyetin anlamını ve önemini anlattılar. Okullardan seçilmiş öğrenciler, ezbere bildikleri şiirleri coşkuyla okudular. Belediye Başkanı ve Kaymakam Bey üstü açık bir cip ile halkın arasına karışarak herkesin bayramını kutladı. Her yerden yükselen “Sağ ol!” sesleri, gökyüzünde yankılanıyordu.
Törenin sonunda askerlerin geçit töreni başladı. Ardından biz öğrenciler de okullarımıza doğru yürüyüşe geçtik. Her adımımızda “Yaşasın Cumhuriyet!” nidaları yankılanıyor, Kandıra sokaklarını bayramın o saf sevinci sarıyordu.
Nazile Yenge ile Hüseyin Amca
Aydınlık Mahallesinden Bir Çocukluk Hatırası
Nazile yengeler, Asım eniştelerin bitişiğinde otururlardı. Bizim okulda, yani Zafer İlkokulu’nda hademe olarak çalışırdı. Çabuk çabuk, heyecanla konuşan, küçük tefek bir kadındı. Yüzünde hep bir telaş, ama o telaşın altında sıcacık bir sevgi olurdu. Eşi Hüseyin amca ise onun tam zıttıydı; uzun boylu, kızıl saçlı, ağırbaşlı bir adam… Kasapta çalışırdı, sessizce işini yapar, selam verip geçerdi.
Üç çocukları vardı: Muammer abi, Enver abi ve Aynur. Aynur benim arkadaşımdı. İnce, kibar bir kızdı; konuşurken sesi neredeyse fısıltı gibi çıkar, sanki kelimeler dudağında usulca dururdu. Ablam bu yüzden ona “Enur” derdi.
Bir 10 Kasım günüydü. Okulda tören vardı. Aynur sahneye çıkıp şiir okuyacaktı. Herkes dikkatle onu dinliyordu. Şiirin bir yerinde, “Bugün 10 Kasım anne, en içli yasım anne,” diyecekken, heyecandan “Bugün 10 Kasım anne, en sevinçli günüm anne,” deyiverdi. O an sınıfta derin bir sessizlik oldu. Sonra Niyazi Tuncel hoca sahneye çıktı, öfkeyle Aynur’u herkesin önünde feci şekilde dövdü.
O an içim sızladı. Aynur’un yüzü kıpkırmızı kesilmişti, hem utançtan hem acıdan ağlıyordu. Benim gözlerim doldu, öylece bakakaldım. Çocuktum, ama o an adaletin, merhametin ne kadar kıymetli olduğunu içimde bir yere kazıdım.
O yıllarda biz naylon ayakkabı giymezdik. Ama Aynur’a mavi, delikli, babet gibi naylon bir ayakkabı almışlardı. Nasıl parlıyordu o ayakkabılar güneşte! İmrendim doğrusu… Annemlere yalvar yakar ettim, sonunda bana da aynısından aldılar. O ayakkabıları giydiğimde sanki Aynur’la arkadaşlığımız biraz daha pekişmişti.
Enver abi o zamanlar mahallenin “çizgi roman kralı”ydı. Tommiks, Teksas ve bilumum macera kitaplarını biriktirir, sonra beş kuruş, on kuruş karşılığında okuturdu. Herkes sırasını bekler, okur bitirir, kitabı geri verirdi. Koca bir sergi gibiydi onun odası.
Babaannem Nazile yengeyi çok severdi. Arada bir misafirliğe giderdi, ben de hemen peşine takılırdım. Evlerinin arka bahçesinde kocaman bir dut ağacı vardı. Aynur’la gizlice ağaca tırmanır, dallardan dut toplayıp ellerimizi, dudaklarımızı mora boyardık. Dünya bizimdi o an.
Muammer abiyi pek göremezdim; o sıralar polis okulunda okuyordu. Ama mezun olup polis olunca, bahçelerinde öyle bir düğün yaptılar ki… Mahallede günlerce konuşuldu. Işıl ışıl lambalar, davul zurna, herkesin yüzünde bir gurur ifadesi…
O günleri anımsadıkça burnumun direği sızlar. Nazile yenge, Hüseyin amca, çocukları, dut ağacı, mavi ayakkabılar, çizgi roman sergisi… Hepsi birer parça çocukluğumun içindedir.
Anılar hiç bitmiyor bu güzel mahallede.
Burası Aydınlık Mahallesi, Tekke Meydanı…
Adı gibi aydınlık, insanı gibi içten bir mahalle.
İşte oradan, güzel insanların yaşadığı o yerden, çocukluğuma ait bir kesit daha…
Halam Şefika ve Cihat Eniştem
Kandıra’dan Acı Yaşanmışlıklar
Halamı hep neşesiyle, gülen yüzüyle hatırlıyorum. Cihat eniştemi ise uzun boylu, yakışıklı, kibar bir adam olarak… Ne var ki, içkiyi çok severdi.
İki oğulları vardı: Öz ve Ahmet.
Öz abim, değme sanatçılara taş çıkartacak kadar yakışıklıydı. Kızların gözdesiydi. Ahmet abim de yakışıklıydı ama boyu biraz kısaydı.
Ahmet abim hava assubayıydı, Öz abim ise kara assubayı.
Öz abim dik, onurlu, hatta bazen fazla gururlu bir insandı. O gurur, sonunda ona pahalıya mal oldu.
Bir gün ordu evi bahçesinde arkadaşlarıyla futbol oynarken, top subayların oturduğu masaya çarpmış. Masada teğmenler ve yüzbaşılar oturuyormuş. Uyarı vermişler.
Ama Öz abim, o bildiği gibi yaşayan adamlardandı; kimsenin emrini kolay kolay kabul etmezdi.
Uyarıdan sonra topu bilerek yine o masaya doğru vurmuş. Çaylar, kahveler devrilmiş.
Ve tabii ki “emre itaatsizlik”ten ordudan atılmış.
Oysa herkes onun disipliniyle, düzgün duruşuyla övünürdü.
Ama Öz abim, dikliğinin bedelini ağır ödemişti.
Ahmet abim tam tersine çok sakindi. Sessiz, kendi halinde bir insandı. Evlenmedi. Bu durum halamı çok üzerdi.
Halam onu evlendirmeyi, bir yuvada mutlu görmeyi çok isterdi ama kısmet olmadı.
Halamı çok severdim. Bazı geceler oturmaya giderdik. O gece de öyle bir ziyaretti. Annemle birlikte gitmiştik.
Halam, sırtını gösterdi; yaralar çıkmıştı. Annem sordu:
— Bunlar ne hal Şefika?
O da telaşsız bir sesle, “Birdenbire çıktı, doktor merhem verdi, sürün geçer dedi,” dedi.
Ama geçmedi…
Bir süre sonra o yaralar tüm vücudunu sardı.
Meğer cilt kanseriymiş. Kısa bir sürede aramızdan ayrıldı.
Cihat eniştem de çok geçmeden akciğer kanserine yakalandı. O da içkiyi elinden bırakmamıştı.
Birbirlerini çok seven, ama hayata yenilen iki insandı onlar.
Biz küçüktük o zamanlar, ama halamla eniştemin kaybı içimize kor gibi düştü.
Öz abim, o acının ardından içkiye sığındı.
Ahmet abim de garip bir arkadaş grubuna karıştı, her akşam içki âlemleri yapar olmuştu.
Babamdan çekindikleri için bizlerden uzaklaştılar, kopup gittiler.
Yıllar geçti.
Ahmet abim hiç evlenmedi.
Öz abim İzmit’te bir köfteci dükkânı açmış, evlenmiş, bir oğlu olmuş ama sonra eşinden ayrılmış.
Nasıl olmuşsa, dayısını hatırlayabilmiş oğlu, sünnetine bizi de çağırmıştı.
O gün gördüm onu son kez.
Sünnetten sonra bir daha hiç karşılaşmadık.
Her ikisi de kanserden hayatlarını kaybetti.
Yitip giden, heba edilen hayatlar…
İbretle hatırlanacak hikâyeler bunlar.
Kandıra’da yaşam; sevinci de, acısı da insanın içini kazır.
Ama halam Şefika’nın gülüşü, Cihat eniştemin zarif hali hâlâ belleğimde.
Onlar, o güzelim yılların buruk hatıraları olarak içimde yaşıyorlar.
Zat-ı Sungur Kandıra’da
Yılını tam hatırlamıyorum ama Kandıra Yelken Sineması’na bir gün Zat-ı Sungur gelmişti.
O dönemin efsane illüzyonistiydi. Duyan koştu, biz de gündüz matinesine gitmiştik.
Sahne ışıkları yanar yanmaz başladı gösterisine. Bir şeyleri kaybediyor, sonra bir anda yeniden ortaya çıkarıyordu. Seyirci büyülenmiş gibiydi.
Yanındaki genç hostes kızı hipnoz etti. “Abra kadabra!” dedi ve kız, boşlukta, havada yatmaya başladı.
Altında destek olmadığını göstermek için seyircilerden birini sahneye çağırdı.
Adam, kızın altından birkaç defa geçti; gerçekten de destek yoktu.
Salon alkıştan yıkıldı. Bazı seyirciler ıslık çaldı, bazıları ağzı açık kaldı.
Bir ara eline yuvarlak bir kutu aldı, içine gazete kâğıdı kırpıkları koydu.
“Hokus pokus!” dedi — kâğıtlar bir anda şeker olmuştu!
O şekerleri seyirciye doğru savurdu, herkes kaptığı gibi ağzına attı.
Salonda bir alkış koptu ki, Yelken Sineması’nın tavanı bile titredi sanki.
Sonra seyircilerden cesur birini sahneye çağırdı.
Hipnozla onu adeta bir kuklaya çevirdi.
“Yere yat!” dedi, genç yere yattı.
“Dans et!” dedi, dans etti.
“Gül!” dedi, kahkahayı bastı.
“Ağla!” dedi, ağladı.
Ve uyandıktan sonra hiçbir şey hatırlamadı.
O yıllar için bu inanılmazdı. Bizim için sihir gibiydi.
Seyircilerden biri parmak kaldırıp, “Bileziğimi kaybettim, nerede?” diye sordu.
Zat-ı Sungur hiç düşünmeden, “Eşin onu satmış,” dedi.
Bir başkası — annem — elmas küpelerini sordu.
“Evinizden çalınmış,” cevabını verdi.
Şimdi dönüp bakınca, insan ister istemez gülümsüyor.
Belki biraz saf, belki de her şeye inanmak isteyen bir kuşaktık.
Gösterinin finalinde, uzun bir kutuya hostes kızı yerleştirdi.
Kılıçlarla kutuyu üç parçaya ayırdı.
Herkesin nefesi kesilmişti.
Sonra kılıçları çekti, kutuyu açtı; kız sapasağlam ayağa kalktı.
İnanılmazdı…
Bütün salon ayağa fırladı, alkış kıyamet koptu.
Perde kapanınca, Zat-ı Sungur alkışları almak için tekrar tekrar sahneye çıktı.
Her gelişinde alkış daha da çoğaldı, sinema inledi.
Haftalarca konuşuldu bu gösteri.
“Kadını nasıl havada tuttu?”
“Kağıttan şeker nasıl yaptı?”
“Hipnoz gerçekten mümkün mü?”
diye günlerce tartıştık.
Şimdi dönüp düşününce, gülüyorum kendi saf halimize.
Kızım bazen mendilin içinden yüzük kaybedip bana gösteriyor,
“Bak anne, büyü yaptım!” diyor.
O zaman anlıyorum — yıllar geçse de, o çocukça hayret duygusu hiç kaybolmuyor.
Ve böylece, bir zamanlar Kandıra’dan bir Zat-ı Sungur geçti.
Bir Yaşanmışlık
Sanırım orta ikiye gidiyordum. O yıllar, öğrencilerin disiplin altında tutulduğu, öğretmenlerden adeta ruh gibi korktuğu zamanlardı. Hele bir öğretmenimiz vardı ki, tüm okul ondan çekinirdi: Turan Hanım.
Sert, soğuk ve affetmez bir kadındı. Kız öğrencileri topluluk önünde azarlaması meşhurdu. Biz, çocuk aklımızla, onun bizlerden nefret ettiğini sanırdık.
Bir pazar günüydü. Yukarı mahalledeki arkadaşıma oyun oynamaya gitmiştim. Halamın evinin önünden geçerken halam seslendi:
“Akşam yemeğine kal,” dedi. Öz abimle annemlere haber göndermemi istedi.
Mutfakta patates kızartıyordu, evi mis gibi kokuyordu. Tam o sırada kapı çaldı. Bir erkekle bir kadın geldi. Halam önce tanımadı, meğer eniştemin tanıdıklarıymış. Adam kız kaçırmış!
Eniştem geldi, onlarla başka odaya geçtiler. Sonra halama, “Bu gece bizde kalacaklar,” dedi. Halam hemen yemek hazırladı, sofrayı kurdu, hep birlikte yedik.
Yemekten sonra Öz abim, “Haydi seni sinemaya götüreyim,” dedi. Beraber gittik.
Sinemaya çıkmadan önce halam kapıda kulağıma eğilip,
“Bak, kız kaçırıldığını sakın annenlere söyleme,” dedi.
Niye böyle dediğini anlamamıştım ama olur demiştim.
Eve döndüğümde annem sordu:
“Ne yaptınız halanda?”
Ben de pat diye, “Kız kaçırmış birisi geldi,” dedim!
Şimdi düşününce bilmiyorum, ağzımdan mı kaçtı, bilerek mi söyledim… Ama müzevirlik etmiştim. Hem de en sevdiğim halama!
Ertesi sabah okulda istiklal marşı için dizildik.
Birden Turan Hanım yanıma geldi:
“Sen, öğretmenler odasına gel bakalım,” dedi.
Marştan sonra gittim.
Bana öyle bir çıkıştı ki!
“Nasıl olur da bir erkekle hem de gece sinemaya gidersin?”
Bağırdı, çağırdı, azarladı, “Seni disipline vereceğim!” dedi.
Öğlen eve gidince anneme anlattım. Disiplin cezası o zaman çok ağırdı.
Annem hemen ertesi gün okula geldi.
“Biz izin verdik,” dedi. “O, herhangi bir erkek değil, halasının oğluydu.”
Böylece disiplin defterinden kurtuldum.
Ama o anı, içimde bir utanç olarak hep kaldı.
Gerçekten o yıllarda okullar çok disiplinliydi.
Ara ara sınıflara baskın yapılır, sıralar aranırdı.
Erkeklerin saçları kontrol edilir, uzun bulanırsa hemen kestirilirdi.
Kızların etek boyu ölçülür, fazla uzunsa uyarılırdı.
Birbirine masumca mektup yazan öğrenciler bile disipline verilirdi.
Şimdi dönüp bakınca gülüyorum o günlere.
Ne kadar katı, ne kadar korkulu ama bir o kadar da samimi bir dönemdi.
Her şeyin iz bırakacak kadar güçlü yaşandığı yıllardı…
Böyle bir anıydı, hafızamda yer eden.
