Doğanın Bereketi mi, İnsanın İhaneti mi?

Yağmur, kar ve dolu… Tabiatın can damarı olan bu yağışlar, aslında her damlasıyla yaşama sevincini ve bereketi müjdeler. Toprağın uyanışı, bitkilerin yeşermesi ve su kaynaklarımızın dolması bu doğa olaylarına bağlıdır. Ancak günümüzde bu nimetler, bir sevinç kaynağı olmaktan çıkıp endişe verici doğa olaylarına dönüşmeye başladı. Eskiden bereket olarak karşıladığımız kar ve yağmur, şimdilerde iklimin dengesinin bozulmasıyla birlikte alışılagelmişin dışında seyrediyor. Doğa kendi lisanıyla bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor; fakat biz bu mesajı doğru okumakta ısrarla direniyoruz.

Bu değişimin temelinde, mısralarda da vurgulandığı üzere, küresel güçlerin ve emperyalist sistemin bitmek bilmeyen tüketim hırsı yatıyor. Kalkınma adı altında doğayı fütursuzca sömüren, karbon ayak izini devasa boyutlara ulaştıran doyumsuz politikalar, iklim krizini kapımıza dayadı. Sadece uzaklardaki buzullar erimiyor; aynı zamanda bizim soframızdaki ekmeğin, musluğumuzdaki suyun ve soluduğumuz havanın kimyası bozuluyor. Sorumluların bilimsel gerçekleri kulak ardı ederek attığı her adım, tabiatın işleyişine vurulmuş bir darbe niteliği taşıyor.

İşin daha vahim boyutu ise yereldeki sorumsuzluklar ve plansızlıklar zinciridir. Bilimden uzak imar planları, dere yataklarına kondurulan beton yığınları ve ranta kurban edilen yeşil alanlar, her yağışı bir felakete dönüştürüyor. Yağmurun toprağa ulaşamadığı, betonun suyu ittiği şehirlerde suçlu yağışlar değil, o yağışın akışını hesaba katmayan planlamacılardır. Doğanın kurallarına aykırı hareket ettiğimiz sürece, en büyük nimetler bile maalesef en büyük sınavımız olmaya devam edecektir. Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmanın yolu, hırslarımızı dizginleyip bilimin ve doğanın sesine kulak vermekten geçiyor.
Sağlıcakla kalın
