DÜNÜN ÇOCUK OYUNLARI-I: ŞEHİR OYUNLARI Doç.Dr. Kenan ACAR

Bugünün çocukları  telefon, tablet ve bilgisayarda oynuyor oyunlarını. Çoğunlukla evde, bazen de dışarıda. Dünün çocukları ise sokakta oynardı. Otomobiller sokakları işgal etmeden önce. Daha öncekiler ise şehirlerde açık alanlarda, köylerde ise örü denen kırlarda. Dünkü nesil, boş bulduğu bir arsada ya “mile” ya “çelik çomak” ya da kendi ifadeleriyle “sipletmece” (saplatmaca) oynardı. Bazen de telden yapılma tekerlek-direksiyondan ibaret bir arabayı, bir çemberi veya bir bilyeli arabayı büyük bir insan edasıyla ama çocukça bir heyecanla sürerdi.

Bizim “mile” diye bildiğimiz misketi oynamak çoğunlukla yaramaz, okula ilgisi olmayan erkek çocuklarınının işiydi. Buna rağmen okullu, çalışkan ve (halk deyimiyle) terbiyeli çocuklar da en az bir defa gizli gizli mile oyanamıştır. Nedense yasaktı mile oynamak. Tommiks, Teksas, Kaptan Swing, Zagor vb.  çizgi romanları okumanın yasak olduğu gibi. Belki de büyükler kumara başlangıç olarak değerlendirdiklerinden yasaklıyordu.  Oysa bir beceri oyunu idi mile…

Mile oyununda önce kaç çocuk varsa her biri eşit sayıda mileyi bir çizginin üzerine diker, sonra uzlaşarak sıranın sol veya sağ ucundakini hedef olarak belirlerlerdi. Daha sonra belirli bir uzaklıktan sıra ile ellerindeki “kaflik” dedikleri bir misketle belirledikleri tarafın (sağ veya sol) en başındak mileyi vurmayı hedeflerlerdi. Fırlattıkları ya da attıkları kaflikle hedefteki (sıranın başındaki) mileyi vuran, dizilmiş bütün mileleri alırdı. Baştakini vuramazsa vurduğunu ve ondan sonrakileri (baştaki hedef milenin aksi istikametindeki, ona uzak olan taraftakileri) kazanırdı. Böylelikle sıradaki mileler tükeninceye kadar sıralı, dönüşümlü atışlar devam ederdi. Sıradaki mileler tükenince yenileri dizilir, çoğu zaman oyunu oynayan çocuklardan biri diğerlerinin elindeki milelerin hepsini elde ettiğinde oyun biterdi. Bazen de anlaşarak oyunu bitirirlerdi. 

Bu oyun gazoz kapakları ile de oynanırdı. Ancak bu defa sıraya dizilen gazoz kapakları için bir taş veya kaya parçası kullanılırdı. Çocuklar, sahip oldukları gazoz kapaklarını ortasından delerek bir tel veya ipe dizer, oyunda kazandıklarını bu diziye ekler, sonra da ellerindeki gazoz kapağı dizisinin uzunluğuyla övünür, ne kadar çok gazoz kapağı sahibi olduklarını arkadaşlarına göstererek onlara üstünlük taslarlardı.

Çocukluğunda “çelik çomak” oynamayan yoktur herhalde bizim neslimizde. Boş bir alan bulduğumuzda, bazen de sokaklarda bu oyunu oynardı dünün çocukları. Sokakta oynamak tehlikeliydi tabii. O yıllarda tek tük arabası olanların arabalarına, evlerin camlarına ya da sokaktan geçen herhangi birinin kafasına gözüne isabet etme, böyle olunca da şanslıysak azarlanma, değilsek dayak yeme riski vardı. En güzeli boş bir arsada oynamaktı özgürce. İki türü vardı çelik çomak oyununun. Birinde en fazla bir metre uzunluktaki bir sopayla (yanlış hatırlamıyorsam “çomak”la) yaklaşık yirmi santimetre uzunluğundaki başka bir sopa parçasına (herhalde bu da “çelik” idi) vurup onu rakibinden daha uzağa göndermekti hedef. Çomağın ucunu çeliğin orta noktasına denk getirirseniz, bir de güçlü iseniz rakibinizden daha uzağa fırlatırdınız çeliği. Rakibiniz ve sizin bulunduğunuz noktadan ne kadar uzağa gittiğini adımlayarak ölçer, adım sayısını kaydeder, bir sonraki atıştaki mesafeyi ona eklerdiniz. Önceden belirlediğiniz bir sayıdaki atışlar tamamlandığında kimin daha fazla sayı aldığı, dolayısıyla oyunu kimin kazandığı belli olurdu.

Aynı oyunun “kuytu” adı verilen bir başka türü vardı. Onda ise önce toprakta (çeliğin boyunun yarısı kadar küçük bir oy(t)uk açılır; çelik, o oyuğun üzerine yatay olarak konurdu. Oyunda sırası gelen çocuk, çeliğin yerleştirildiği kuytunun karşısına geçerek bir ucunu tuttuğu çomağın diğer ucunu oyuğun çeliğin altında kalan kısmına yerleştirirdi. Sonra çomağın çeliğe değen ucunu hızla ve olanca gücüyle havaya kaldırarak çeliği en uzak noktaya fırlatmaya çalışırdı. Sonrası diğer çelik çomak türündeki gibi devam ederdi. Bileği güçlü olan kazanırdı tabii…

Beton ve  asfalt çağı öncesinin şanslı şehir çocuklarının bir başka oyunu da “saplatmaca” idi. Bazen küçük bir bıçak, bazen bir tornavida, çoğu zaman da büyükçe bir çivi ile oynanan basit bir oyundu bu. Kurumamış, çıplak ve nemli bir toprak alan gerekirdi bir de. Ayakta duran oyuncular ellerindeki çiviyi sıra ile fırlatarak dik vaziyette  toprağa saplanmaya çalışırdı. Saplatamayan veya yatık vaziyette saplatan kaybederdi. İlk atanın saplattığı nokta işaretlenir, bir sonraki çocuğun saplattığı noktaya oradan bir çizgi çekilirdi. Sonraki atışlarda amaç, çivinin saplandığı yere doğru çizilen çizginin önceki çizgilerden hiçibiri ile kesişmemesi idi. Kesişen bir noktaya çiviyi saplayan da yanmış, oyunu kaybetmiş sayılırdı. O çıkar, diğerleri aynı şekilde bir kişi kalıncaya kadar oyuna devam ederdi.

Bir de inşaatlarda demir bağlamaya yarayan tellerle yapılan sözde arabalar vardı tabii, oyuncak arabalar. İki parça telle yapılırdı bunlar.  Birinci parçanın bir ucuna tekerlek şeklinde yuvarlak bir biçim verilirdi. Uçların birleştirildiği yerden telin kalan kısmı çemberin ortasına doğru yarıçapı şeklinde düz bir biçimde uzatılır, sonra karşı tekerleği yapmak için tel otuz santimetre kadar diğer uca doğru uzatılırdı. Bu kısım bir bakıma arabanın dingili demekti. En son telin kalan kısmıyla diğer tekerlek yapılırdı. Daha sonra diğer telden bir çember direksiyon yapılır, kalan kısım düz bir şekilde uzatılır,uç kısmında küçük bir yuvarlak bırakılırdı. İlk yapılan tekerlek kısmının ortasındaki dingil direksiyonun ucundaki bu yuvarlağın içinden geçirildiğinde otomobil tamamlanmış olurdu. O günlerin çocukları iki tekerlekli bu arabanın direksiyonunu sağa sola çevirip klaksonu taklit eden seslerle çocukluğun tadını çıkartırdı.

Altmışlı, yetmişli yılların çocukları çember çevirirdi. Yukarıdakilere göre daha bilinen bir oyundu çember çevirmek. Üstelik yukarıdaki çelik çomak ve saplatmaca gibi toprak oyun alanı da gerektirmezdi. Hattâ beton veya asfalt yolllar daha da elverişli bir oyun alanıydı çember çeviren çocuklar için. Ucu “U” şeklinde kıvrılmış, diğer ucunda tutulan yeri bir elle kavrayacak kadar katlanmış bir demir parçası ve çoğunlukla metal bir çember yeterliydi. Çember tekerleğe  dikey vaziyette iken hafif bir hız verip daha sonra demir çubuğun ucuyla onun devrilmeden sürekli dönmesini sağlamak ve gidilecek yere göre yön vermek, en büyük zevkti o zamanın çocukları için. Demir çubuğun metal çembere sürekli değmesiyle çıkan ses de oyunun keyfini artıran güzel bir ezgi…

Bilyeli arabalarımız vardı bizim, tahtadan yapılma. Arka kısmında iki, ön kısmında bilyeden (rulmandan) bazen iki bazen tek tekerleği bulunan. Yokuşlardan onunla kayardık. Gittikçe hızlanan, hızlandıkça zevk veren; zevkli olduğu kadar da tehlikeli… Arabanın kontrolünü kaybettiğinizde yuvarlanıp gitmeniz veya bir yere, bir kişiye çarpmanız mukadder olan.

Ne şanslı çocuklarmışız biz… 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.